Avrupa’ya Bir Ayna Olarak Trump: ABD Başkanı'nın Avrupa’nın Stratejik Zayıflıklarına Dair Gösterdiği Gerçek
- Kader Sevinc
- Mar 12
- 4 min read

Kader Sevinç
Kurucu ve CEO, Forward 1919 Global Strategic Advisory | Brüksel
Mart 2026
“Donald Trump, Avrupa’nın tamamlanmamış siyasi entegrasyonunu ve kalıcı stratejik kırılganlıklarını ortaya koyan bir aynadır; sorunun nedeni olmaktan çok, onu görünür kılan bir yansımadır.”
Bu yılın başlarında, ABD’nin güncel küresel ilişkiler dergilerinden The New Republic tarafından, Brüksel’deki politika çevrelerinin Donald Trump’ın ikinci başkanlığının jeopolitik sonuçlarını nasıl değerlendirdiğine dair görüşlerimi paylaşmam için bir davet aldım.
Uluslararası ilişkiler ve küresel strateji alanında yirmi yılı aşan çalışmalarım boyunca hem Brüksel'de hem de Washington DC’de transatlantik ilişkilerin gelişimini yakından takip etme ve bu alandaki karar alma süreçleriyle üst düzey temaslar kurma imkânı buldum. Uzun yıllar Johns Hopkins Üniversitesi / SAIS bünyesindeki Center for Transatlantic Relations’ta Washington DC’de çalışmalar yürüttüm. Aynı yıllarda Avrupa kurumları nezdinde sürdürdüğüm yöneticilik ve yönetim kurulu üyeliği görevlerime paralel olarak ABD’de Beyaz Saray, Kongre ve çeşitli federal kurumlarda üst düzey stratejik ve kurumsal çevrelerle çok sayıda temasta bulundum; transatlantik ilişkilerin şekillendiği pek çok düşünce platformunda yer aldım.
Bu nedenle aşağıda paylaştığım değerlendirmeler, transatlantik ilişkileri yalnızca dışarıdan gözlemleyen birinin perspektifinden değil, hem Washington’un hem de Brüksel’in karar alma atmosferini içeriden deneyimleme fırsatı bulmuş bir uluslararası stratejist olarak yaptığım değerlendirmeleri yansıtmaktadır.
Söyleşide ele alınan sorular ve verdiğim yanıtları aşağıda sizlerle paylaşıyorum. Transatlantik ilişkiler alanındaki son gelişmeler aslında bir Amerikan başkanının eylem ve etkisinin ötesinde daha derin bir tartışmayı açığa çıkarıyor Avrupa için. Bugün Avrupa’da yürüyen tartışma giderek daha net biçimde şunu gösteriyor: transatlantik ilişkilerde yaşanan sarsıntı yalnızca Washington’daki siyasi değişimlerin sonucu değil, aynı zamanda Avrupa’nın kendi jeopolitik kapasitesine dair yapısal soruların bir yansımasıdır.
Trump’ın yaklaşımındaki öngörülemezlik yalnızca bir siyasi tarz değildir; aynı zamanda müzakere stratejisinin bilinçli bir parçasıdır. Belirsizlik ve baskı bu yöntemin araçlarıdır ve Avrupa giderek bu ortamda nasıl hareket edeceğini öğrenmektedir.
Brüksel Trump’ın İkinci Döneminden Ne Bekliyordu?
Brüksel’de Trump’ın ikinci başkanlık dönemine ilişkin beklenti, zaten transatlantik ilişkilerde belirli bir türbülans yaşanacağı yönündeydi. Avrupa’daki karar alıcılar daha işlemsel, daha pazarlıkçı bir Amerika ile karşılaşılacağını öngörüyordu.
Daha sert ticaret müzakereleri, NATO içindeki yük paylaşımı konusunda artan Amerikan baskısı ve Washington ile Avrupa başkentleri arasındaki otomatik siyasi uyumun zayıflaması beklenen gelişmeler arasındaydı.
Bununla birlikte birçok kişi yaşanacak gerilimlerin nihayetinde geleneksel ittifak çerçevesi içinde dengeleneceğini düşünüyordu. Transatlantik ilişkiler geçmişte de siyasi anlaşmazlıklardan geçmiş, ancak uzun vadede yeniden istikrar kazanabilmişti.
Ancak yaşananlar birçok kişi için beklenenden daha sarsıcı oldu.
Ortaya çıkan tablo, yönetilebilir siyasi sürtüşmelerden çok daha büyük bir kırılmayı gösteriyordu. Transatlantik ilişkilerde beklenen türbülansın ölçeği birçok Avrupalı karar alıcı için adeta siyasi bir deprem etkisi yarattı.
Zamanla daha da netleşen bir gerçek ortaya çıktı: bu türbülans aslında daha derin bir sorunu yansıtıyor.
Avrupa projesi onlarca yıl boyunca ekonomik entegrasyon, düzenleyici güç ve pazar büyüklüğü üzerinden olağanüstü bir etki alanı yaratmayı başardı. Ancak sert güvenlik düşüncesinin bazı boyutları fiilen Amerika’nın stratejik liderliğine bırakılmıştı.
Bugün Brüksel’deki tartışma artık yalnızca Washington’ın öngörülemezliği üzerine değil.
Asıl soru şudur: Avrupa neden hâlâ birleşik bir jeopolitik güç olarak hareket etmekte zorlanıyor ve giderek daha rekabetçi, daha işlemsel hale gelen bir dünyada etkisini koruyabilmek için bunu nasıl değiştirmesi gerekiyor?
Trump Bu Beklentileri Nasıl Değiştirdi?
Trump’ın başkanlığı Avrupa’nın stratejik iç değerlendirmesini hızlandırdı.
Başlangıçta dönemsel bir siyasi gerilim gibi görünen gelişmeler zamanla daha yapısal bir meseleye işaret etmeye başladı. Avrupa liderleri kıtanın hâlâ ABD’nin güvenlik garantilerine ne kadar bağımlı olduğunu ve kendi savunma ile sanayi stratejilerinin ne kadar parçalı kaldığını daha açık biçimde tartışmaya başladı.
Avrupalı liderler yalnızca Amerikan politikalarındaki değişime uyum sağlamaya çalışmıyor; aynı zamanda müzakere tarzı farklı bir Washington ile karşı karşıya olduklarını da kabul ediyorlar.
Avrupa da giderek bu ortamda nasıl hareket edeceğini öğreniyor.
Aynı zamanda Avrupa’da giderek daha fazla kişi yalnızca düzenleyici güçle küresel güç dengelerini şekillendirmenin artık yeterli olmadığını kabul ediyor.
Bugün yaşanan jeopolitik dalgalanmalar küresel güç merkezinin daha derin bir yeniden konumlanmasının yansımasıdır. Dünya yalnızca geçici krizlerin değil, küresel güç merkezinin yer değiştirdiği daha geniş bir jeopolitik yeniden dengelenmenin içinden geçmektedir.
Bu geçici bir kriz değil, uluslararası sistemde yapısal bir yeniden dengelenmedir.
Gücün Yeni Belirleyicileri
Günümüz dünyasında güç artık yalnızca diplomatik etkiyle tanımlanmıyor.
Teknolojik liderlik, sanayi kapasitesi, enerji güvenliği ve özellikle yapay zekâ ile ileri altyapı alanlarında rekabet gücü devletlerin ve bölgelerin küresel güç dengelerindeki konumunu giderek daha fazla belirlemektedir.
Uluslararası işbirliğinin daha seçici hale geldiği bir ortamda Avrupa da stratejik zihniyetini yeniden inşa etmeye çalışıyor. Bu yeni dönemde işbirliği artık otomatik değil, giderek daha fazla stratejik çıkarların kesiştiği alanlarda kurulan seçici ortaklıklara dayanıyor.
Bu çerçevede Avrupa Birliği bir yandan kendi iç entegrasyonunu yeni bir modelle derinleştirmeye çalışırken, diğer yandan daha önce Avrupa’nın stratejik radarında daha sınırlı yer tutan bölgelerle ilişkilerini güçlendirmeye yöneliyor.
Latin Amerika, Hindistan, Afrika’nın bazı bölgeleri ve Hint-Pasifik giderek daha fazla önem kazanan ortaklık alanları haline geliyor.
Bu nedenle ticaret ve yatırım anlaşmaları artık yalnızca ekonomik araçlar değil, aynı zamanda jeopolitik konumlanmanın önemli unsurları olarak görülüyor.
Avrupa Birliği ABD ile İlişkisini Nasıl Tanımlıyor?
Bugün Avrupa Birliği içinde Washington’a yönelik yaklaşımda belirli bir parçalanmışlık da gözleniyor.
Bazı hükümetler Trump’ın siyasi gündeminin bazı unsurlarına daha yakın dururken, bazıları bu yönelimden oldukça rahatsız.
Avrupa hâlâ birçok konuda tek sesle konuşmakta zorlanıyor. Ulusal siyaset dinamikleri çoğu zaman ortak bir Avrupa stratejisinin oluşmasını karmaşıklaştırıyor.
Buna rağmen Avrupa’nın büyük güç merkezlerinde giderek güçlenen bir fikir birliği oluşuyor.
Bu fikir birliği şunu söylüyor: Avrupa, transatlantik ilişkilerde gereksiz gerilim yaratmadan kendi stratejik hareket kapasitesini aşamalı olarak güçlendirmelidir.
Amaç Kopuş Değil, Dayanıklılık
Avrupa’da giderek daha fazla politika yapıcı şu noktada birleşiyor: hedef kopuş değil, dayanıklılıktır.
Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliğini sürdürmek isterken aynı zamanda savunma, teknoloji, enerji ve tedarik zincirleri gibi kritik alanlardaki stratejik kırılganlıklarını azaltmaya çalışıyor.
Dünya giderek daha rekabetçi ve daha az ittifak merkezli bir yapıya doğru ilerlerken Washington ile ortaklık Avrupa için hâlâ hayati öneme sahiptir.
Ancak artık bağımlılık sürdürülebilir değildir.
Avrupa’nın önündeki temel stratejik mesele uluslararası gelişmelere yalnızca tepki veren bir aktör olmaktan çıkıp küresel sonuçları şekillendirebilen bir güç haline gelebilmektir.



Comments