Sükûtun İçindeki Mânâ: Lütfi Özkök ile Bir Portre
- Kader Sevinc
- Apr 19
- 3 min read
Portreler her zaman beni düşündürür.
Bir yüzü kaydetmekten çok daha fazlasını yaparlar. Zamanı tutarlar, bir bakışı sabitlerler, hem fotoğrafı çekenin hem fotoğrafı çekilenin bakışı o karede buluşur. Portrede, o bakışın arkasındaki benlik de, hikayesi de sezilir, ima edilir. İyi bir portre, yalnızca görüneni değil, hissedileni de taşır; sükûtun içindeki mânâyı da. Bu yüzden bazı fotoğraflar yıllar geçse de eskimez; çünkü içlerinde bir hatıra ve derin bir mânâ saklıdır.

Stockholm’de bir sabah, dünyaca tanınmış fotoğraf sanatçısı Lütfi Özkök’ün çektiği bu portre benim için tam da böyle bir yerde duruyor.
Lütfi Özkök, çoğu zaman Nobel ödüllü yazarların ve şairlerin portreleriyle anılır. Lâkin onu yalnızca bu çerçevede tarif etmek noksan kalır. O, aynı zamanda bir şairdi. Bu iki kimlik, onun sanatında birbirini tamamlayan bir bütün oluşturur. Bu yüzden çektiği portrelerde yalnızca yüzleri değil, o yüzlerin ardındaki düşünceyi ve sessizliği görmek mümkündür. Samuel Beckett’ten René Char’a, Orhan Pamuk'a uzanan portreleri, yalnızca edebiyat tarihine eşlik eden görseller değil, başlı başına birer sanatsal yorum gibidir.
Eserleri yıllar boyunca dünyada farklı müze ve sergilerde yer aldı ve alıyor. İstanbul Modern’de düzenlenen kapsamlı sergi de bu mirasın önemli duraklarından biriydi. Türkiye’nin kültürü, sanatı ve tarihine dair neşriyat yapan mühim bir mecra olan Cornucopia dergisi de bu sergiyi aktarırken, Lütfi Özkök’ün portrelerini yalnızca bir fotoğraf olarak değil, edebiyat ve sanat âleminin hafızasına açılan birer pencere olarak tavsif ediyordu. Stockholm’de ise özellikle Avrupa sanat ve Nobel edebiyat çevresiyle kurduğu bağ sayesinde, Avrupa’nın kültürel hafızasında müstesna bir yer edindi.
Brüksel ile Stockholm arasında geçen sohbetlerimiz çoğu zaman şiirin etrafında şekillenir, bir fikir teâtîsine dönüşürdü. Onunla konuşmak, yalnızca bir fotoğraf sanatkârıyla değil, kelâmın ve mânânın kıymetini bilen bir şairle konuşmak demekti.
Samuel Beckett üzerine sohbetlerimiz ise ayrı bir derinlik taşırdı. Beckett’i çok severim, o ise onu tanımış ve fotoğraflamıştı. Bu tür anlarda sohbetin yoğunluğu, ikimizi de aynı fikrî heyecanın içine davet ederdi. Bir başka Samuel Beckett muhibbi olan ünlü romancı ve yazar Nedim Gürsel ile de uzun yıllara dayanan bir dostluğumuz var. Paris’teki bir görüşmemizde, Pompidou Sanat Merkezi’nde açılan ve Lütfi Özkök’ün deklanşöründen çıkan eserlerin yer aldığı sergiyi birlikte gezmiştik. Sergiyi dolaşırken bol bol edebiyat sohbeti yapmıştık. Bana Samuel Beckett ile olan o özel anısını anlattığı sırada, Beckett’in Lütfi Özkök tarafından çekilmiş portresinin önünde fotoğrafımı çekmek üzere deklanşöre basan bu kez Nedim Gürsel olmuştu. Ve yıllar sonra o fotoğraf ve dostluk Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan Osman İkiz'in Rüzgârların Yolunda Fotoğraf Sanatçısı, Şair Lütfi Özkök kitabında yer bulacaktı.

Bir gün bana, Nobel almış yazarlar arasında en çok kimleri sevdiğimi sormuştu Lütfi Özkök. Ben de Samuel Beckett ve René Char demiştim. Bir süre sonra, kendi çektiği onların iki portresini imzalayarak bana takdim etti. O fotoğraflar hâlâ evimde başköşede durur. Her baktığımda yalnızca o iki büyük ismi değil, Lütfi Özkök’ü de hâtırlar, içimden bir sevgi, hürmet ve minnet hissi geçer.
İsveçli şair Tomas Tranströmer ise sohbetlerimizin başka bir katmanını oluşturuyordu. Onu çok genç yıllarımda keşfetmiş, erken yaşta şiirine bağlanmıştım. Lütfi Özkök için ise o, bir dosttu. Hayatının son dönemlerinde, hastalığına rağmen şiirle kurduğu o derin bağ üzerine konuşmak, hem şiirin hem de zamanın direncini anlamak gibiydi.
Bir ziyaretimde, artık oldukça ilerlemiş yaşına rağmen Lütfi Özkök bana mutlaka bir şey hazırlamak istediğini söyledi. Ve mutfağa girip, kendi elleriyle peynirli bir börek yaptı. Kendi ifadesiyle Sarıyer böreği. Böylesine güçlü bir sanatsal miras bırakmış bir şair ve fotoğraf sanatçısının, bu kadar sade ve içten bir jestle seni ağırlaması… Bu, onun zarafetini ve inceliğini anlatan çok özel bir anı olarak zihnimde yer etti.

Sohbetlerimiz bazen, lise yıllarımın sonlarında tanıştığım ve vefatına kadar görüştüğüm Türk resminin önemli ismi Avni Arbaş’a da uzanırdı. Onun eski dostlarından biri olan Arbaş’la gençlik yıllarımda tanışmış ve birlikte vakit geçirmiş olmam, konuşmalarımıza ayrı bir derinlik katıyordu. Sanatın kuşaklar arasında nasıl aktığını bu anlarda daha net hissederdim.
Bu portreyi çekerken bana gülümseyerek şöyle demişti Lütfi Özkök:
“Sen de şairsin. Benim portresini çektiklerim genelde Nobel alırlar. Kim bilir, belki bir gün sen de Nobel alacaksın.”
Bu sözleri, daha ziyade onun zarif mizacının ve ince latifesinin bir tezahürü olarak gördüm. Lâkin yine de hâtırlandıkça tebessüm ettiren zarif bir incelik olarak hatıratımda yer etti.
Eserleri bugün tek bir mekâna ait bir daimi sergiden ziyade, Avrupa’nın farklı müze ve koleksiyonlarına dağılmış, adeta bir kültürel hafıza gibi varlığını sürdürmektedir.
Türkiye’nin kültür kurumlarının da kendi içinden doğmuş, dünyaya mâl olmuş bu önemli değere en az diğer ülkeler kadar sahip çıkması çok yerinde olurdu.
Lütfi Özkök, yalnızca dünyaca tanınmış bir fotoğraf sanatçısı olmanın ötesinde çok özel bir ruhtu.
Ve bu portre, benim için yalnızca bir fotoğraf değil.
Bir bakışın, sezgisel bir imgenin ve sanatla kurulan derin bir dostluğun izidir.



Comments