top of page

AB Entegrasyonu Ne Yapar? Polonya’nın Ölçek Sıçraması, Türkiye’nin Kaçırdığı Fırsat

  • Writer: Kader Sevinc
    Kader Sevinc
  • Jan 18
  • 3 min read

Updated: Jan 19

AB Entegrasyonu Ne Yapar?
AB Entegrasyonu Ne Yapar?

Aynı dönem.

Aynı küresel koşullar.

Ama bambaşka sonuçlar.


Polonya, 2004’te Avrupa Birliği’ne katıldığında yaklaşık 200 milyar dolarlık bir ekonomiydi. Bugün 1,3 trilyon dolar.

Yani yaklaşık 6,5 kat büyüme.

Kişi başına gelir ~8 bin dolardan 25 bin doların üzerine çıktı. Üç kat artış.



Türkiye’de ise tablo daha sınırlı.

2004’te ~400 milyar dolar olan GSYH, bugün yine ~1,3 trilyon dolar.

Yaklaşık 3,2 kat.

Kişi başına gelir ~6 bin dolardan 15-16 bin dolar seviyesine geldi. ~2,5 kat.


Aynı zaman aralığı.

Benzer küresel rüzgârlar.

Ama ölçek farkı açık.

Bu fark tesadüf değil.


Polonya 2004’te “çok fakir” bir ülke değildi. Ama AB ortalamasına göre net biçimde yoksuldu.

Kişi başına gelir AB ortalamasının yaklaşık %50’si seviyesindeydi.

Altyapı zayıftı.

Verimlilik düşüktü.

Sermaye birikimi sınırlıydı.


AB üyeliği burada devreye girdi.


Bir etiket olarak değil.

Bir sistem olarak.

Tek pazara tam erişim sağladı.

Kuralları netleştirdi.

Yatırımcıya öngörülebilirlik sundu.

Sanayiyi derinleştirdi.


Polonya’da AB entegrasyonu, dönüşümü kilitleyen değil, ateşleyen bir sistem kurdu. AB masası, devletin en ciddi masalarından biri oldu. Siyasi rekabetin üstünde tutuldu. Reformlar bir müzakere başlığı değil, rekabetçilik ve büyüme aracı olarak görüldü. AB fonları sadece para getirmedi; altyapıyı dönüştürdü, kamu kapasitesini güçlendirdi, eğitimle sanayi arasındaki bağı kurdu.


Bir de Almanya faktörü var.

Polonya, Alman sanayisinin arka bahçesi olmadı.

Tedarik zincirinin parçası oldu.

Otomotivde, makinede, imalatta.

Standart yükseldi. İhracat arttı. Üretim kalıcı hale geldi.


Ve sanayi stratejisi.

Her şeyi aynı anda yapmaya çalışmadılar.

İmalata odaklandılar.

İhracata odaklandılar.

Orta teknolojiye yaslandılar.


Türkiye tarafında ise hikâye başka bir yere evrildi.


2005’te AB üyelik müzakereleri başladı, ancak geçen 20 yıl boyunca, Türkiye ölçeğinde bir ülkeye yakışır biçimde bu hedef ne sivil toplumun, ne siyaset kurumunun ne de iş dünyasının ana gündemi haline gelebildi. AB üyeliği, süreklilikle sahiplenilen bir ulusal stratejik hedef olarak ele alınmadı. Söylevlerin dışında. Ciddiyet, odak ve kurumsal takip eksik kaldı.


En temel sorunlardan biri şuydu ve hala da bu: Türkiye’de AB meselesi büyük ölçüde bir dış politika başlığı olarak okundu. Bu körlük sadece siyasette değil, diğer alanlarda da yansıdı. Bugün hala siyasi partilere bakarsanız, Brüksel deneyimi dahi olmayan dışişleri kökenli isimlerden, akademisyenlerden derinlikli AB vizyonu beklenirken, devlet sistemi içinde ise müstakil bir bakanlıktan, Dışişleri Bakanlığı altında bir başkanlığa indirgendi AB konusu. Bu bir tercih kuşkusuz ve bu tercihlerin sonuçlarını Türkiye her alanda hep beraber yaşamakta. Sivil toplum kuruluşlarına baktığınızda da, iş dünyasına baktığınızda da, medyaya baktığınızda da görüyorsunuz.


AB, çoğu zaman iç ekonomik ve kurumsal dönüşümün ana çerçevesi olarak değil, diplomatik bir dosya olarak konuşuldu.

Oysa AB entegrasyonunun özü, dış politika değil; sanayi, rekabet, hukuk, kamu yönetimi ve karar alma mekanizmalarına hazırlık meselesidir. AB hedefi iç dönüşümü yönlendiren ana çerçeveye dönüştürülemediğinde, reform ajandası zayıflar. Yatırım öngörülebilirliği geriler. Sanayi derinleşmesi yavaşlar. Türkiye'de olan da tam budur.


Bu yalnızca siyaset sebebiyle de olmadı.

İş dünyası da bu hedefe Türkiye’nin ölçeğine yakışır bir ciddiyetle yer açmadı.

Avrupa değer zincirlerine derin entegrasyon, standart yükseltme, verimlilik ve teknoloji yatırımları yerine, kısa vadeli büyüme döngüleri çoğu zaman daha cazip görüldü. Uluslararası etki ve lobi gücü yeterince önemsenmedi.


Türkiye’nin büyüme hikâyesinde 2002-2007 döneminde güçlü bir sıçrama var. Ama sonrasında ekonomi orta gelir tuzağına sıkıştığını görüyoruz.


Uzun vadeli verimlilik artışı ve teknoloji derinleşmesi sağlanamadı.


Bu sırada Türkiye’de toplumsal ve siyasal tartışma başka bir yerde takılı kaldı:


“AB batıyor.”

“AB dağılıyor.”

“Zaten bitmiş bir proje.”


Oysa dünya çok daha gerçekçi. Jeopolitik yeni dünyada AB gibi yapılar çok daha önemli.


Mesela İzlanda, AB ile oldukça iyi bir kurumsal çerçeve olan European Economic Area (EEA) üyesi olmasına rağmen, AB üyesi olmamanın maliyetini açık biçimde tartışıyor. Kurallara uymak başka, kuralları yapan masada olmak başka. Çetin jeopolitik dünya sahnesinde tek başına olmak başka AB çatısı altında olmak başka. Bu nedenle 2026-2027 döneminde AB üyeliğini referanduma götürmeyi ciddi biçimde gündemlerine almış durumdalar.


2016'da çok büyük bir popülizm hatası yaparak AB'den çıkan ve büyük bedeller ödeyen Birleşik Krallık yeniden AB'nin kapısını çalmayı tartışıyor. AB tarafı pek istekli görünmüyor çünkü ekosistemin içindeki bir ülkeyi tam üye yapmanın kendilerine marjinal faydası, o ülkeye olan faydasının çok gerisinde.


Grönlandliler, ABD baskısının arttığı bir jeopolitik ortamda, AB vatandaşı olarak kalmayı bilinçli bir tercih olarak görüyor. Avrupa hukukunun ve siyasi çerçevenin sağladığı güvenceyi önemsiyor.


Macaristan ise AB’nin en sert iç eleştirmenlerinden biri.

Viktor Orbán Brüksel’i ağır biçimde eleştiriyor.

Ama çıkmıyor.

Çünkü eleştirerek içeride kalmanın bedeli ile, dışarıda kalmanın bedeli arasındaki farkı biliyor.


Kader Sevinç
Kader Sevinç

Benim yıllardır yazılarım ve konuşmalarımda vurguladığım nokta tam da bu:


AB üyeliği Türkiye için bir kimlik ya da duygu meselesi değil; doğrudan bir ulusal çıkar meselesidir.

Çünkü kararların alındığı masada olmazsanız,

başkaları tarafından alınmış kararlara maruz kalan taraf olursunuz.


Bugün Türkiye’nin yaşadığı tam olarak bu.

Dijital regülasyonlarda.

Ticaret kurallarında.

Yeşil dönüşümde.

Rekabette.

Türkiye Avrupa ekonomisinin içinde.

Ama karar masasında değil.


Ve asıl mesele şu:

Türkiye potansiyelsiz olduğu için geride kalmadı.

Yanlış yerde durduğu, ciddi, ayakları yere sağlam basan bir AB stratejisi olmadığı için geride kaldı.


Polonya’da AB entegrasyonu dönüşümü ateşleyen bir sistem kurdu.

Türkiye’de ise bu sistem, son 21 yılda gereken siyasi, kurumsal ve ekonomik ciddiyet gösterilmediği için inşa edilemedi.

Fark burada.

Potansiyelde değil.

Kararların alındığı masada olup olmamakta.

Comments


©1919 by J.Altman.

bottom of page