top of page

Venedik: Bir İptilânın Adı

  • Writer: Kader Sevinc
    Kader Sevinc
  • May 3
  • 4 min read

Updated: May 4


Venedik, bir kent değildir.

Bir koordinat hiç değil.

Kuşkusuz yer adı da değildir. Venedik, olsa olsa bir iptilânın adıdır.


Suyun üstünde bütün zarafetiyle süzülen bir motoscafo ile ağır ağır Büyük Kanal'a girerken, bir kente değil, bir zamana, bir hafızaya girer gibi girersiniz La Serenissima'nın kalbine.


Şayet bu lisana âşinâ iseniz; bu amansız iptilâ artık damarlarınıza nüfuz etmiş demektir.


Taş cepheler suyun içinden yükselir. Kapılar karaya değil, suya açılır. Kent değil, zaman ile hafıza arasında açılmış bir geçidin eşiğidir âdeta.



Lâkin Venedik bir vedânın da sürekli tekrar eden hâlidir. Her yıl, her mevsim, su biraz daha yaklaşır. Taşın hafızasına sızar, duvarların altından konuşur. Bu kent, kendi sonunu ağır ağır yazan bir metin gibidir. Bir 'ephemere' varoluş. Kalıcılıkla değil, geçiciliğin inceliğiyle ayakta duran bir güzellik. Sanki tarih, kendi kalbinden ince bir su yolu açılmış gibi, usulca delinerek ilerler. Ve siz, o güzelliğe kapıldıkça, onun geçiciliğine de kapılırsınız. Belki de Venedik’in en derin aldanışı buradadır: kalıcıymış gibi görünenin, aslında zarif bir yok oluşun hikâyesi olması.



Venedik Bienali de bu tutkuya müthiş bir derinlik, yepyeni bir katman eklemekte. Büyülü bir evrenin içine çeker sizi. Bienal, Venedik'e yayılır, sadece belirli alanlarla sınırlı değildir. Venedik’in kendisi bir bienal alanına dönüşür. Kentin içine dağılmış sayısız mekânda, palazzolarda, beklenmedik geçişlerde sanatla karşılaşırsınız.


Giardini della Biennale ise ana bienal alanı. Ülkelere ayrılmış pavyonlar arasında dolaşırsınız; her biri ayrı bir dünya, ayrı bir dil, ayrı bir iddia. Biraz ileride Arsenale. Bir zamanlar Venedik Cumhuriyeti’nin deniz gücünü inşa ettiği dev tersane. Bugün ise düşüncenin, kırılmanın, yeni dünyanın montaj hattı. Uzun, neredeyse sonsuz gibi uzanan mekânlarında yürürken, sadece sanat değil, tarihin kendisi de size yeni sayfalarını gösterir olanca ihtişamıyla.



Sonra bir palazzoya girersiniz (Fondaco dei Turchi mi? Ca' d'Oro mu? Kim bilir...)


Merdivenler sizi başka bir yüzyıla çıkarır. Ağır ağır çıktığımız bu merdivenler, hep öyle değil midir? Tavanları kaplayan freskler, duvarlardan taşan nem, kanallara açılan pencereler ve kapılar. O anda hem mimariyi izlersiniz hem de sanatın içinde kaybolursunuz. Her şey üst üste biner. Düşünceleriniz, duygularınız, geçmişiniz, bugün ve yarın. Venedik, zihninizi yeniden kurar.


Yaklaşık 15 yıldır Venedik iptilâsıyla bu dansın içindeyim. Her Bienal, aynı kentte ama bambaşka bir dünyada uyanmak gibi. Her seferinde başka bir soruyla girip, başka bir insan olarak çıkmak. Her seferinde gizem dolu bir heyecan.



•••


Bu yıllar boyunca, Giardini’deki pavyonları büyük bir heyecanla gezdim. Özellikle Türkiye’nin pavyonuna her seferinde ayrı bir beklenti ve heyecanla girdim. Hepsi birbirinden güzel eserler olsa da, maalesef bugüne kadar burada, beni gerçekten derinden heyecanlandıran, zihnimi sarsan çok az karşılaşma yaşadığımı söylemem sanırım yanlış olmaz. Oysa Türkiye’nin çok daha iyisini başarabileceğini ve bunun için ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin sadece Giardini’de kendisine ayrılmış pavyonla sınırlı kalmadan, Bienal süresince Venedik kentinin içine yayılan sergilerde de daha görünür, daha güçlü bir varlık göstermesi gerektiğine inanıyorum.


Ve hatta daha da ötesine geçerek, kültür sanat vakıflarımızın Venedik’te kalıcı bir görünürlük inşa etmelerinin elzem olduğu görüşündeyim. Bu dünya sahnesinde mutlaka yer ve söz sahibi olmak gerekir.


Kader Sevinç
Kader Sevinç

•••


Birkaç yıl evvel, Venedik’e bienal için seyahat ederken, kanallardan süzülüp geçerken o ışığın, o geçiş hissinin içinde yazdığım dizeler yeniden düşüyor aklıma:


Süzülerek geçiyorum

bir yeşilden maviye

Kuleler, kanallar

saraylar ve köşklerle

Ansızın yavruağzı bir tebessüm yayılıyor

imsiz sözcüklerimden

Aldanırım

o tanıdık lagünün davetkar neşesine

Utanırım sevincimden


Belki de Venedik’in özü tam olarak bu: gerçekliğine şaşırarak ama bir o kadar da hayranlıkla baktığımız bir düş ile tutku arasında salınan ince bir sevinç.


•••


Bienal’in temaları yıllar içinde değişse de, dünyanın ritmi hep bir şekilde içine sızar. Giderek büyük anlatılar yerini daha kırılgan, daha düşük tonlara bırakıyor; sanatın alanı ile tarihin, kimliğin ve aidiyetin ağırlığı iç içe geçiyor burada.



Bu bana hep Venice Biennale 2019'u hatırlatır ve sonrasında yaşananları. Başlığı şöyleydi o yılın, “May You Live in Interesting Times.” Uzun süre bir Çin laneti olarak aktarılan bu ifade, aslında Çin ile ilgisiz bir batı uydurmasıydı. 1930’larda Joseph Chamberlain tarafından bu şekilde dile getirildiği söylenir; oysa Çince’de böyle bir ifadenin karşılığına rastlanmaz. Bu söz, batı dünyasının kendi yarattığı ve nedendir bilinmez Doğu’ya atfettiği bir lanetten ibarettir.


İlginç olan şu ki, 2019 bienalinin bitmesinden yalnızca birkaç ay sonra dünyanın başına gerçek bir lanet geldi. COVID-19 başladı. Ve virüs, ilginç bir şekilde, Çin’den dünyaya yayıldı. O anda insan kendine sormadan edemiyor: Bu gerçekten Çin’den gelen bir “lanet” (virüs) miydi, yoksa o da Batı’nın kurduğu, yanlış atfettiği ve hepimizin anlamlandırmaya çalıştığımız bir anlatının parçası mıydı? Bunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.



Bugünden bakınca, 2019’un bienal ironisi ile Covid-19 gerçekliğinin sertliği arasında bir süreklilik var. Sanatın sezdiği, dünyanın yaşadığı bir kırılma. Bunu hep şaşırarak hatırlarım.


Bugün ise bu kırılmalar katman katman. Savaşlar, jeopolitik gerilimler, kırılgan dengeler. Ve Bienal, tüm bunların ortasında, hâlâ bir alan açmaya çalışıyor. Daha yavaş, daha derin, daha dikkatli bir bakış için.


Bu gerilimler, Bienal’in alanına da sızıyor. Bu yıl Rusya ve İsrail pavyonları etrafında yaşanan tartışmalar, Bienal’in açılışına çok kısa bir süre kala jüri üyelerinin toplu istifasına kadar uzanan bir kırılma yarattı. Gerekçe açıktı: devam eden savaşlar, uluslararası hukuka ilişkin tartışmalar ve bazı ülkeler ve liderler hakkında insanlığa karşı işlenmiş suçlar için verilen kararlar karşısında, jüri üyeleri bu pavyonları değerlendirmeyi etik bulmadıklarını açıkladılar.


Venedik Bienali tarihinde politik krizler, boykotlar ve ulusal pavyonlara yönelik tepkiler daha önce de yaşandı; ancak açılışa bu denli kısa bir süre kala, doğrudan değerlendirme mekanizmasının merkezinde yer alan jüri üyelerinin istifa etmesi, benzeri çok sık görülmeyen bir durum olarak kayda geçti.


•••



Bu yılın başlığı “In Minor Keys.” Bu seçimi yapan küratör Koyo Kouoh, büyük anlatıların gürültüsünden bilinçli bir geri çekilmeyi öneriyor. Yüksek sesli iddialar yerine kırılgan tonlara, kesinlik yerine sezgiye, hüküm vermek yerine dinlemeye yönelen bir bakış. Minör, burada yalnızca müzikal bir terim değil; dünyayı artık majör bir kesinlik içinde kurmanın mümkün olmadığına dair bir kabul. Daha alçak sesle konuşan, daha dikkatle bakan, kaybı, hafızayı ve onarımı aynı anda taşıyan bir düşünme biçimi. Belki de bu yüzden bu başlık, bir estetik tercihten çok, zamanın ruhuna verilmiş en dürüst yanıttır.


•••


Venedik’te yürürken hep şunu hissediyorsunuz; Kalabalığın içinde bir yalnızlık, gürültünün içinde bir sessizlik. Bir eserin karşısında durduğunuzda, sadece sanatla değil, kendi zihninizle de karşı karşıya kalıyorsunuz. Sanki her şey size şunu söylüyor:


Yavaşla. Dinle. Yeniden düşün. Yeniden kur.


Belki de tam bu yüzden Venedik bir kent değildir. Bir duruş biçimidir; bir iptilâ, bir içe çekilme ve yeniden kurma alanı. En azından benim için hep öyle oldu. Venedik’ten her dönüşümde kendimi yeniden kurduğumu hissettim.


Ve her Bienal sonrası, Venedik sessizce aynı şeyi fısıldadı:


Evren değişiyor. Sen de değişiyorsun.


Kader Sevinç


Comments


©1919 by J.Altman.

bottom of page