top of page

Kader Sevinç, Ekonomi Dergisi için Yazdı: Avrupa Yeni Ticaret Düzenini Kurarken: Türkiye Masada mı, Menüde mi?

  • Writer: Kader Sevinc
    Kader Sevinc
  • 22 minutes ago
  • 4 min read


Avrupa Yeni Ticaret Düzenini Kurarken: Türkiye Masada mı, Menüde mi?

Kader Sevinç

Uluslararası Stratejist,

Forward 1919 Global Strategic Advisory | Brussels Kurucusu ve CEO'su


Brüksel’de 20 yılını Avrupa Birliği politikalarını ve jeopolitiğin değişen dengelerini çözümlemeye vermiş bir uluslararası stratejist olarak iş ve kamu dünyası liderlerinden ve yönetim kurullarından en sık duyduğum soru hep aynı: Brüksel’de olgunlaşan gündemde ne var ve şirketlerimiz hangi risklere karşı hazırlanmalı?



Son haftalarda bu soru artık Türkiye iş dünyasının da gündeminin merkezinde. AB-Mercosur anlaşmasının siyasi onay alması ve taraflarca imzalanması, AB-Hindistan ile kapsamlı ticaret anlaşmasının imzalanarak yürürlüğe girme sürecine girmesi ve Avrupa’nın ivme kazanan “Made in Europe” sanayi politikası Türk iş dünyasında yoğun tartışmalara yol açtı. Bu gelişmelerin ortak noktası açık: Güncellenmeyen Gümrük Birliği nedeniyle Türkiye, Avrupa’nın yeni ticaret ve sanayi mimarisinin dışında kalma riskiyle karşı karşıya.


Avrupa iş dünyası bu dönüşümü uzun süredir yakından izliyor. Son 15 yılda AB, finans krizinden enerji şoklarına, pandemi sonrası sanayi dönüşümünden tedarik zinciri kırılmalarına kadar birçok sarsıntı yaşadı. Büyük şirketler rekabet güçlerini korumak için Brüksel’de güçlü bir varlık oluşturdu. Amaç yalnızca yeni regülasyonlara uyum sağlamak değil, Brüksel’de birleşen sinyalleri doğru okumak ve kararlar şekillenirken masada yer almak.


Sorun şu ki bu şirketlerin önemli bir bölümü Türk şirketlerinin doğrudan rakipleri. Türk şirketleri ise Brüksel’de alınan kararlar sonuçlanma aşamasına geldiğinde ve kural olarak önlerine düştüğünde gelişmelerden haberdar oluyor. Rakipleri çoktan hazırlık yapmış, risklerini azaltmış ve kararların şekillenmesinde rol almış durumda. Türk şirketleri ise çoğu zaman başkalarının yazdığı kurallara uyum sağlamak zorunda kalıyor.

Bunu kısa süre önce Türkiye’nin önde gelen holdinglerinden birinin yönetim kurulu başkan yardımcısıyla yaptığım görüşmede net biçimde gördüm. Rakiplerinin tamamının Brüksel’de güçlü biçimde mevcut olduğunu anlattığımda aldığım yanıt şuydu: “Ama onlar AB üyesi.” Oysa mesele üyelik değil, aynı pazarda aynı kurallarla rekabet etmek.


Üstelik AB kararları artık yalnızca üye ülkeleri bağlamıyor. Literatürde “Brussels Effect”, yani “Brüksel Etkisi” olarak adlandırılan süreç, AB regülasyonlarının fiilen küresel standartlara dönüşmesini ifade ediyor. AB pazarına erişmek isteyen şirketler üretimden veri yönetimine kadar operasyonlarını AB standartlarına göre düzenlemek zorunda kalıyor. Böylece Brüksel’de alınan kararlar AB üyesi olmayan ülkelerdeki şirketleri de doğrudan etkiliyor. Türkiye için sorun yalnızca uyum sağlamak değil, kurallar yazılırken sürecin dışında kalmak.


Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi artık teknik bir ticaret meselesi olmaktan çıkmış durumda. Türkiye, AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarının sonuçlarına fiilen uyum sağlamak zorunda kalırken, aynı ülkelerle otomatik olarak aynı koşullarda anlaşma yapamıyor. Sonuçta AB yeni pazarlar açarken Türkiye çoğu zaman kendi pazarını bu ülkelere açmak zorunda kalıyor, ancak aynı pazarlara aynı şartlarla erişemiyor. Hizmetler, kamu alımları ve tarımın kapsam dışında kalması da entegrasyonu 1990’ların sanayi ticareti mantığında donduruyor. Oysa küresel ticaret artık hizmetler, dijital ekonomi ve yatırım akışları etrafında şekilleniyor.


AB-Mercosur anlaşması yaklaşık 780 milyonluk nüfusu kapsayan dev bir ticaret alanı yaratıyor ve iki bölge arasındaki ticaret hacmi hâlihazırda yıllık 130 milyar doların üzerinde. Asıl mesele ise pazar büyüklüğü değil. Mercosur ülkeleri batarya ve ileri teknoloji üretimi için kritik mineraller açısından küresel ölçekte önemli kaynaklara sahip. Avrupa üretimi bu girdilere daha ucuz ve güvenli biçimde eriştikçe, üretim zincirlerinin bazı halkalarının Türkiye dışına kayması ihtimali artıyor. Bu değişim ani bir kriz olarak değil, yatırımların ve üretim kararlarının zaman içinde başka bölgelere kayması şeklinde ortaya çıkıyor.


Benzer dinamik AB-Hindistan anlaşmasıyla da görülüyor. AB ile Hindistan arasındaki ticaret hacmi hâlihazırda 120 milyar avroyu aşmış durumda ve yeni anlaşma taraflar arasındaki ticaretin büyük bölümünde tarifelerin kademeli olarak düşürülmesini öngörüyor. 1,4 milyarlık nüfusuyla Hindistan hem dev bir pazar hem de alternatif bir üretim merkezi olarak Avrupa şirketleri için giderek daha cazip hale geliyor. Avrupa şirketleri Hindistan’da yeni yatırım ve üretim ağları kurarken Türkiye yeni oluşan ticaret ve yatırım hatlarının dışında kalma riskiyle karşı karşıya.

Bu tabloya Avrupa’nın güçlenen “Made in Europe” sanayi politikası eklendiğinde dönüşüm daha net görülüyor. Avrupa, yeşil teknoloji, batarya üretimi ve stratejik sektörlerde üretimi mümkün olduğunca kendi sınırları içinde tutmaya çalışıyor. Eğer Gümrük Birliği güncellenir ve Türkiye bu yeni sanayi mimarisine entegre edilirse Türkiye Avrupa üretim zincirlerinin önemli bir parçası olmaya devam edebilir. Aksi halde Avrupa içi üretimi destekleyen politikalar Türkiye’nin rekabet gücünü dolaylı biçimde aşındırabilir.


Ancak burada gözden kaçmaması gereken kritik bir nokta var: Türkiye Avrupa için yalnızca bir tedarikçi değil. Coğrafi konumu, gelişmiş sanayi altyapısı ve lojistik kapasitesi sayesinde Avrupa üretimi için en önemli yakın üretim merkezlerinden biri olmaya devam ediyor. Yaklaşık 85 milyonluk nüfusuyla önemli bir pazar, enerji geçişi sürecinde kilit bir geçiş ülkesi, savunma ve güvenlik mimarisinde önemli bir ortak, göç yönetimi ve bölgesel istikrar açısından vazgeçilmez bir aktör. Yani mesele Türkiye’nin önemini kaybetmesi değil, bu önemin yeni ekonomik ve sanayi mimarisine nasıl entegre edileceği.


Öte yandan Türk özel sektörü ve temsil kuruluşları Brüksel’de tamamen yok değil. Belirli bir kurumsal varlık ve kaynak ayrılıyor, ancak bu yatırımlar çoğu zaman karar süreçlerini etkileyebilecek ölçekte bir etki gücüne dönüşemiyor. Regülasyonlar ve ticaret politikaları daha oluşum aşamasındayken sürece yön verebilen aktörler avantaj kazanırken, sınırlı ve parçalı bir temsil modeliyle sonuç aşamasında pozisyon almak yeterli olmuyor.


Peki Türkiye ne yapmalı? Gümrük Birliği’nin modernizasyonu yalnızca teknik bir ticaret müzakeresi değil, aynı zamanda taraflar arasındaki güç asimetrisinin doğru yönetilmesini gerektiren uzun vadeli bir stratejik müzakere sürecidir. Bu süreç zaman zaman yapılan ziyaretler veya Brüksel’e gönderilen geçici heyetlerle çözülebilecek bir mesele değildir. Avrupa Birliği mevcut statükodan kısa vadede zarar görmediği için süreci ağırdan alırken Türkiye’nin ihtiyacı masaya güçlü alternatifler koyarak müzakere alanını genişletmektir. Türkiye aynı zamanda ABD ve diğer büyük ticaret ortaklarıyla yürüttüğü ekonomik ilişkileri stratejik biçimde kullanarak müzakere alanını genişletebilir.

Uzun yıllardır AB ile müzakere süreçlerinde çalışmış ve farklı müzakere kültürlerini hem akademik hem pratik düzeyde deneyimlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: başarılı müzakerelerde belirleyici olan yalnızca talepler değil, karşı tarafın önceliklerini doğru okumak, zamanlamayı iyi ayarlamak ve her iki tarafın da kazanım elde edeceği zemini kurabilmektir. Bu nedenle rasyonel strateji kopuş değil, Gümrük Birliği modernizasyonunu hızlandıracak akıllı bir stratejik müzakere tasarımıdır. Hizmetler, kamu alımları ve tarım gibi alanların aşamalı biçimde kapsanması ve üçüncü ülke anlaşmalarının yarattığı asimetrinin dengelenmesi gerekiyor. Aynı zamanda Türk şirketleri ve özel sektör temsil kuruluşlarının Gümrük Birliği’nin damgasını vurduğu 1990’lı yılların temsil modeliyle değil, günümüzün regülasyon ve ticaret mimarisi gerçekliğine uygun biçimde Brüksel’de kalıcı ve etkili bir varlık oluşturması ve aynı zamanda gerçek bir etki gücü yaratması artık bir tercih değil, rekabet şartı haline gelmiş durumda.

Önümüzdeki beş yıl Türkiye’nin Avrupa üretim zincirindeki yerinin yeniden yazılacağı bir dönem olacak. Türkiye için mesele artık yalnızca kurallara uyum sağlamak değil, kurallar yazılırken masada yer almak. Avrupa yeni ekonomik mimarisini kurarken Türkiye bu sürecin parçası olmayı başarırsa güçlenecek, aksi halde Avrupa pazarındaki konumu sessiz biçimde aşınacak. Ve tam da bu nedenle bugün cevaplanması gereken soru şu: Türkiye bu yeni düzende masada mı olacak, yoksa menüde mi?

Comments


©1919 by J.Altman.

bottom of page