AB'ye Tam Üyelikten, Stratejik Koordinasyona: AB Genişleme Komiseri Marta Kos’un Türkiye Ziyareti Brüksel Dilinde Ne Anlama Geliyor?
- Kader Sevinc
- 2 days ago
- 4 min read

Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos’un 6 Şubat tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirdiği ilk resmi ziyaret, ilk bakışta AB üyeliğine dair bir diplomatik temas gibi görülebilir. Ancak Brüksel dilini yakından takip edenler için bu ziyaret, Türkiye-AB ilişkilerinin hangi zemine kaydığını açık biçimde gösteren net bir siyasi sinyal niteliği taşıyor.
Kos göreve 1 Aralık 2024’te başladı. Türkiye’ye gelişinin Şubat 2026’yı bulması tesadüf değil. Bu gecikme, ilişkilerin artık klasik genişleme takvimi içinde ele alınmadığını, Türkiye dosyasının AB kurumları içinde farklı bir kategoriye yerleştirildiğini gösteriyor.
Bugün AB’nin Türkiye’ye bakışı, üyelik perspektifinin merkezde olduğu bir genişleme anlatısından çok uzak. Yerine geçen dil, jeopolitik koordinasyon, dış politika uyumu, ekonomik işbirliği ve güven temelli bir ortaklık çerçevesi.
Genişleme anlatısı artık yok
Kos’un Brüksel’den ayrılmadan Anadolu Ajansı'na verdiği mülakata bakıldığında üyelik başlıkları, müzakere fasılları veya reform ajandası neredeyse hiç görünmüyor. Vurgunun dış politika, bölgesel istikrar, enerji, bağlantısallık ve ekonomik işbirliği üzerine kurulması önemli bir işaret.
Bu durum Türkiye’nin aday statüsünün resmi ortadan kalktığı anlamına gelmiyor ancak fiili olarak genişleme sürecinin artık operasyonel bir politika alanı olmaktan çıktığını gösteriyor. AB genişleme belgelerinde Türkiye hâlâ yer alıyor, fakat hikâyenin merkezinde değil. Odak Ukrayna, Moldova ve Batı Balkanlar tarafında yoğunlaşıyor.
Türkiye ise ayrı bir başlık altında, rek başına ve daha çok stratejik ortaklık ve jeopolitik uyum çerçevesinde ele alınıyor.
“Made in Europe” konusunda Kos'un söylemi neyi ima ediyor?
Kos’un “Made in Europe Türkiye’yi dışlayamaz” ifadesi, yüzeyde olumlu bir mesaj gibi görünebilir. Oysa Brüksel dilinde bu tür cümleler çoğu zaman bir kapı açmaktan çok koşullu katılımın sınırlarını çizer. Devamında söyledikleri de bunu gösteriyor.
Bu konuda karar verici aktör genişleme komiseri değil, bunu da not etmeli.
Avrupa sanayi mimarisi; ticaret, enerji, rekabet ve dış ilişkiler alanlarının kesişiminde şekilleniyor. Mesaj aslında şu: Türkiye, Avrupa’nın yeni sanayi ve tedarik zinciri düzenine otomatik olarak dahil edilmeyecek. Katılım, kamu alımları, öngörülebilirlik, güven ve uyum başlıklarında Türkiye’nin atacağı somut adımlara bağlı olacak.
Gümrük Birliği modernizasyonunun açık biçimde telaffuz edilmemesi de bu yaklaşımı yansıtıyor. Onun yerine “işleyişi iyileştirme” veya “engelleri azaltma” gibi daha sınırlı ifadeler kullanılıyor. Bu, büyük bir sıçrama değil, parça parça ilerleyen kontrollü bir entegrasyon dili.
Türkiye dosyası artık yataylaşıyor
En kritik değişimlerden biri, Türkiye konusunun AB kurumları içinde genişleme perspektifiyle ele alınmaması. Dosya giderek ticaret, enerji, dış ilişkiler ve göç politikalarıyla kesişen yatay bir alana kayıyor.
Başka bir deyişle, Türkiye artık ticaret politikası, enerji güvenliği, Avrupa Dış Eylem Servisi’nin bölgesel stratejileri ve göç yönetimi gibi alanların ortak gündeminde yer alıyor.
Bu dönüşüm, ilişkilerin kurumsal üyelik hedefinden çok işlevsel ve alan bazlı işbirliği modeline yöneldiğini gösteriyor.
Üye devletlerle ilişkiler vurgusu neden önemli?
Kos’un mülakatında “üye devletlerle ilişkiler” ve özellikle GKRY ile temaslara yapılan vurgu, Brüksel’de düşük tonlu ama net bir koşulluluk sinyali olarak okunur.
Bu ifade çoğu zaman şu başlıkları kapsar:
- diplomatik normalleşme
- limanlar ve teknik engeller
- ikili temaslar ve güven artırıcı adımlar
AB açısından ekonomik ve jeopolitik işbirliği de bu güven ortamının oluşmasına bağlı hale gelmiş durumda.
Avrupa Yatırım Bankası mesajı
Kos’un Avrupa Yatırım Bankası’na yaptığı vurgu sembolik değil. Siyasi süreç donmuş olsa bile finansal kanalların kademeli biçimde yeniden açılabileceği sinyali veriliyor.
KOBİ’lere yönelik 200 milyon avroluk kredi, büyük bir ekonomik dönüşüm yaratacak ölçekte değil. "Bu daha başlangıç" diyen Kos “doğru yönde ilerlenirse finansal angajman artabilir” mesajı taşıyan bir siyasi angajman aracı olduğunu da itiraf etmiş oluyor.
Bu yaklaşım, ilişkilerin artık kurumsal sıçramalarla değil proje bazlı ilerleyeceğini gösteriyor.
Transaksiyonel ilişki zemini
AB ile Türkiye arasındaki ilişkinin giderek normatif bir çerçeveden işlem odaklı bir zemine kaydığı zaten Brüksel’de biliniyordu ama artık çok net. Üyelik perspektifi zayıflarken, dış politika uyumu ve güven vurgusu güçleniyor.
AB artık Türkiye’ye “size söz verilmişti” ya da "Gümrük Birliği'ni modernize edecektiniz" yaklaşımıyla konulara bakmadığının aktını söylem ve eylemleriyle çiziyor. Bunun yerine şu soru öne çıkıyor: Türkiye Avrupa için hangi somut stratejik değeri üretir?
Bu değişim bence Türkiye’de yeterince net okunmuyor.
Stratejik Ortak
1977'de Yunanistan ile beraber bize yapılan, AB'ye tam üyelik başvurusu çağrısını, Türkiye’nin "Onlar ortak biz pazar" sloganı ile reddetmesi, 2005'te müzakerelere başlayıp sonra devamını getirmememiz, AB'de karar masasında olmamamız bizi tam olarak bu slogandaki noktaya getirdi demek haksızlık olmaz.
2000’li yılların ortasında Avrupa siyasetinde özellikle Hristiyan demokrat çizginin önde gelen aktörleri tarafından dillendirilen “stratejik ortaklık” kavramı, bugün kullanılan stratejik koordinasyon ve uyum dilini hatırlatacak kadar tanıdık geliyor.
Angela Merkel, Nicolas Sarkozy ve daha önce Helmut Kohl gibi isimlerin savunduğu bu yaklaşımın temelinde, Türkiye’nin Avrupa ile yakın çalışması fakat karar alma masasında yer almaması fikri vardı. Türkiye’nin AB politikalarıyla uyumlu hareket etmesi, Avrupa’nın güvenlik ve ekonomi mimarisine AB'nin hazır olduğu ölçüde entegre olması bekleniyor, ancak tam üyeliğin getireceği siyasi eşitlik perspektifi geri planda tutuluyordu. O dönemde Ankara’da güçlü tepki çeken bu söylem, bugün kullanılan kavramlara bakıldığında fiilen sahada karşılığını bulmuş görünüyor.
Bugün anahtar kelimeler, kurumların kullandığı dil ve günlük politika pratikleri incelendiğinde, Türkiye-AB ilişkisinin fiilen stratejik ortaklık formatına evrildiği açık biçimde görülüyor. Türkiye’de bazı siyasi aktörlerin hâlâ tam üyelik söylemini bir hedef olarak tekrar etmesi, sahadaki gerçekliğin gerisinde kalan bir retorik izlenimi yaratıyor. Oysa yaklaşık yirmi yıl boyunca Brüksel’de bu sürecin içinde yer almış bir aktör ve gözlemci olarak benim için tablo net: Türkiye, söylem düzeyinde olmasa bile eylem düzeyinde stratejik ortaklık çerçevesini çoktan benimsemiş durumda. Bu gerçekliği doğru okumadan geliştirilen politikaların sonuç üretmekte zorlanması da şaşırtıcı değil. Bugün gelinen noktada ilişki biçimi, taraflar açıkça adını koymasa bile, işlevsel olarak stratejik ortaklık zeminine yerleşmiş görünüyor.
Sonuç
Marta Kos’un ziyareti, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönemin sembolik eşiği olarak okunabilir. Bu ziyaret genişleme sürecinin canlandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, ilişkilerin jeopolitik koordinasyon, ekonomik fayda ve güven temelli bir ortaklığa evrildiğini gösteriyor.
Programa bakıldığında, geçmişte iktidar dışı siyasi ve sivil aktörlerin, bu üst düzey ziyaretlerde Avrupa Birliği ile daha derinlikli ve çoğu zaman birebir görüşmeler yürütebildiği kanalların var olduğu hatırlanıyor. Oysa mevcut takvimde iş dünyasının farklı temsilcilerinin bir araya getirildiği toplu bir yemek formatının öne çıktığı, diğer aktörlerin ise program dışında kaldığı görülüyor. Kuşkusuz bu değişimde, söz konusu aktörlerin son yıllarda AB ile ilişkilerini nasıl yürüttükleri, bu alana ne ölçüde yatırım yaptıkları ve temaslarını ne kadar süreklilik içinde sürdürdükleri de belirleyici bir rol oynuyor.
Türkiye artık AB’nin gözünde reform yapan aday ülke anlatısından çok, belirli koşullar altında stratejik işbirliği yürütülen bir aktör konumunda.
Bu gerçekliği doğru okumak, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde yeni bir dil ve yeni bir strateji geliştirmesi için belki de en kritik başlangıç noktası.



